تبليغاتX
یاشلی گؤز

17 Feb 2007

تورک دستانلاری

Prof. Dr. Umay Günay

Türk Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:

 

Altaylardan Verbitskiy'in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen'e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi :

Bir  dünya istiyorum, bir soyla  yaratayım

Bu  dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım

Bunun  çaresi nedir, ne yolla  yaratayımş

Su içinde yaşayan  Ak  Ana,su  yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen'e şöyle  dedi :

Yaratmak istiyorsan   Ülgen, Yaratıcı  olarak  şu kutsal  sözü öğren :

De ki hep," yaptım oldu "  başka bir şey söyleme.

Hele yaratır  iken,"yaptım olmadı" deme.

Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen'in kulağından bu buyruk hiç gitmedi . insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı : " Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz." Tanrı Ülgen yere bakarak : " Yaratılsın yer!" Göğe bakarak "Yaratılsın Gök!" Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş.Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandı şire'ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeğen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.Dünya altı günde yaratılmışdı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmışdı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşden başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü" insanoğlu bu olsun, insana olsun baba." dedi ve toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana "Erlik" adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik'in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.

Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik'in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi.Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere'yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut'lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl'da derlenen bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir.

 

نوشته شده توسط خیاولی ائلدار در 22:42 |  لینک ثابت   • 

17 Feb 2007

TÜRK DESTANLARI

Prof. Dr. Umay Günay

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde "destan" terimi birden fazla nazım şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, Anonim edebiyatta ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli üslûplarla aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında "epope" terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde "destan" adı ile anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler. Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde nakletmezler. Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti ,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski hatıralarla birleştirilerek tarihî gerçekmiş gibi anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve yanlışları da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma , acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma, yardımcı olma Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır. ilk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır.

Türk tarihine ana hatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman terk edilmemiştir. Türk halkları ilk anayurt olan Orta Asya'dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi Türk cumhuriyetinde, pek çok özerk topluluk da ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak çeşitlenmiş farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeple Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, ana hatlarıyla kültür dâirelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyâsî birliklere göre şöyle sınıflandırılmaktadırlar:

İlk Türk Destanları

1.Altay  -  Yakut

  Yaradılış  Destanı

2.Sakalar  Dönemi

  a.Alp  Er Tunga  Destanı

  b.şu Destanı

3.Hun   Dönemi

  Oğuz  Kağan  Destanı

4.Köktürk   Dönemi                                                                           

  a.Bozkurt Destanı

  b.Ergenekon Destanı

5.Uygur   Dönemi

  a. Türeyiş  Destanı

  b.  Göç   Destanı

 

İslamiyetin  Kabulunden  Sonraki  Türk   Destanları  :

 

1.Karahanlı   Dönemi

  Satuk Buğra  Han  Destanı

2.Kazak-Kırgız  Kültür  Dâiresi

  Manas 

3.Türk-Moğol  Kültür  Dâiresi

  Cengiz-name

4.Tatar-Kırım  

  Timur ve Edige Destanları

5.Selçuklu-Beylikler ve  Osmanlı  Dönemleri

  a. Seyid  Battal Gazi  Destanı

  b. Danişmend  Gazi   Destanı

  c.Köroğlu  Destanı

نوشته شده توسط خیاولی ائلدار در 22:34 |  لینک ثابت   • 

14 Feb 2007

Öksüz Kiz masalı

Öksüz Kiz masalı

Kisin soguk bir gununde, öksüz bri Türk kizi, su almaya gider. Vucudu yari ciplak, ayaklari soguktan siskin; karni ac, gozleri yasli bir haldedir.
Elinde bir bakrac vardir. Birden bir kasirga kopar. Ay ise gokteki sarayindan kasirgaya tutulmus olan, bu zavalli fakir kiza bakmaktadir. Ay, kizin haline acir. Kendi kendine der ki: (Mutlaka üvey annesi bu kiza zulum ediyor).
Öksüz kiz o sirada bir caliliktan gecmektedir, ay caliya isaret eder: (O kizi al, yanima gel). Ayin bu emri uzerine cali hemen bir at olur. Bir yandan aya giden gok yolu acilir, bir yandan da at haline gelen cali, uzerinde kiz oldugu halde yukselmeye devam eder. Aya vardiklarinda kiz elinde bakraciyla ayin yaninda durur.
Ay, bu öksüz kizi sever, ici urpermeye baslar. Sekilden sekile girmeye baslar. BUndan sonra ayin gokte sekilden sekile girisi de, bunun ve sevgisinin sonucudur.
Ilk geceler ay bir gumus yay gibidir. Öksüz kiz buyudukce ay da buyumektedir. Bazi zamanlarda bu kiz gokteki ayin sarayindan iceri girer, hali dokur. O zaman ay sevgilisini gormedigi icin uzulur, hilale doner. Bazen de kizin keyfi yerine gelir, cosar, neselenir. O zamn ayin yuzu guler, dolun halini alir.
Ayin keyfini kaciran guclu bir rakibi vardir. O da gokte bulunan beyaz ayidir. Bu ayi da Ösüz kizi sevmektedir. Bu sebeple ayi tutarak bogmak ister. Ama ne de olsa gucu yetmez. Yirmi bes gun ay bu ayiya ustun gelir, onu ezer. Ayi yalniz uc gun aya ustun gelir. Ay bundan korkar, saklanir, kimselere gorunmez.
Bu mucadele her ay boyle devam eder.
نوشته شده توسط خیاولی ائلدار در 0:50 |  لینک ثابت   • 

11 Feb 2007

Ural-Altaic Languages

{yur'-ul-ahl-tay'-ik}

The many Ural-Altaic languages--constituting the Uralic and the Altaic languages--extend from Scandinavia, Hungary, and the Balkans in the west, to the easternmost reaches of the Amur and the island of Sakhalin, and from the Arctic Ocean to central Asia. According to some investigators, Japanese and Korean should also be considered Altaic languages (see JAPANESE LANGUAGE; KOREAN LANGUAGE).

Linguistic Features

All the Ural-Altaic languages share certain characteristics of syntax, morphology, and phonology. The languages use constructions of the type the-by-me-hunted bear rather than "the bear that I hunted," and a-singing I went rather than "I sang as I went." There are few if any conjunctions. Suffixation is the typical grammatical process--that is, meaningful elements are appended to stems, as in house-my, "my house," go-(past)-I, "I went," house-from, "from the house," go-in-while, "while (in the act of) going," and house-(plural)-my-from, "from my houses."

A great many Ural-Altaic languages require vowel harmony; the vowels that occur together in a given word must be of the same type. Thus poly, "dust," is a possible word in Finnish because o any y are both mid vowels and hence belong to the same phonetic class; likewise polku, "path," is possible because o and u are both vowels. Words such as polu or poly are not possible, because o and u, or o and y, are too dissimilar. Stress generally falls on the first or last syllable; it does not move about, as in the English series family, familiar, familiarity.

Typically, the Ural-Altaic languages have no verb for "to have." Possession is expressed by constructions such as the Hungarian nekem van, "to-me there-is." Most of the languages do not express gender, do not have agreement between parts of speech (as in French les bonnes filles, "the good girls"), and do not permit consonant clusters, such as pr-, spr-, -st, or -rst, at the beginning or end of words.

Family Status

According to the standards set by linguists, languages that make up a family must show productive-predictive correspondences. The shape of a given word in one language should be predictable from the shape of the corresponding word, or cognate, in another language. Thus Hungarian -d at the end of stems, as in ad, "he gives," is known to correspond to the Finnish consonant sequence -nt- in the interior of words, as in Finnish anta-, "give."

All of the Uralic languages have been shown to be related--the vocabulary and grammar of each member language can be examined in the light of correspondences such as that which obtains between Hungarian -d and Finnish -nt-. But Altaic is not a language family in the same sense that Uralic is, for laws of correspondence such as those available for Uralic have yet to be discovered in Altaic.

Altaic does have three branches, however--Turkic, Mongolian, and Manchu-Tungus--each of which forms a subfamily. Turkic and Mongolian on the one hand, and, to a lesser extent, Mongolian and Manchu-Tungus on the other, exhibit many striking resemblances. But the shared features may reflect only borrowing, and not a common origin

نوشته شده توسط خیاولی ائلدار در 19:35 |  لینک ثابت   • 

21 Jan 2007

WHAT IS A MYTH

 

What are myths?

A simple definition of a myth is 'a story handed down through history, often through oral tradition, that explains or gives value to the unknown'.

Myths are often stories told by a particular people such as Indians, Egyptians, Greeks, Romans, and others. They are especially linked to religious beliefs and rituals. Rituals were believed to invoke a type of magic that would aid the growth of crops, insure success in war, help achieve prosperity or make choices and promote stability in the land. If nothing else, when people thought that the gods favored a venture, they approached it with a positive attitude that in itself sometimes insured success. Songs, poems, and stories help to explain how people acquired basic things like simple speech, fire, grain, wine, oil, honey, agriculture, metalwork, and other skills and arts.

A myth is an attempt to explain other things as well, such as a certain custom or practice of a human society (for example, a religious rite), or a natural process, like the apparent daily motion of the sun across the skies. In their imaginations the Greeks of ancient times saw a god (Apollo) driving a golden chariot drawn by fiery horses and dragging the sun across the sky. Deserts and snow capped mountains were created when his son Phaeton took the chariot for a ride and could not control the strong horses. While we know today why the sun and moon are in various places in the sky during varied times of a day yet we nonetheless say the sun or moon rises or sets.

Myths were used to teach humans behavior that helped people live in concert with one another. Mythical gods certainly had some strange and not acceptable behavior yet stories often demonstrated such topics as the need for hospitality (tale of Philemon and Baucis) or the need to keep pride in check (Narcissus). In the eyes of the gods, excessive pride, or hubris, was the worst offense and deserved the worst punishment. (Niobe story)

Myths, then, are stories about certain characters -- gods, goddesses, men, women, and, especially, heroes. The stories of their adventures, whether triumphs or tragedies, tales of honor or tales of vengeance, were passed down by storytellers from generation to generation. In this oral tradition, stories often became distorted so that,in reading mythologies today, there are often variations in the same story. The moral however remains the same.

Myths continue to be told today. George Washington was mythologized by Parson Weems in the story of the cherry tree, an event that never actually happened but was used to illustrate a moral truth about young George's character. Stories are told about other famous Americans, such as Ben Franklin and Abraham Lincoln, making them larger than life and heroes in our minds. Other American myths include the stories of Paul Bunyan, John Henry, and "The Little Engine That Could," which demonstrate that great things can be accomplished through self-confidence.

In the ancient myths the gods are immortal -- they never die. The gods reach out and touch the lives of mortal humans, sometimes threatening them, punishing them or helping them. The stories are topics for great art, literature and music. One finds them used in advertisements, in political cartoons, even names of organizations or businesses. Look in the phone book to find Pegasus as a company name sometime. Knowing the ancient myths makes a study of art and literature more interesting ---and FUN!

نوشته شده توسط خیاولی ائلدار در 1:6 |  لینک ثابت   • 

21 Jan 2007

"Eski Türkler yerin de, Gökle birlikte yaratılmış olduğuna inanırlardı":

Gökle ilgili bölümümüzde, gerçek ve sonsuz gökten başka, dünyayı bir kubbe gibi kaplayan maddî bir göğün varlığından da söz açmıştık. Göktürk yazıtlarında, "Yukarıda mavi gök ve aşağıda yağız yer yaratıldığı zaman" şeklinde söylenen meşhur giriş, hafızamızdadır. Az önce Kutadgu Bilig'den aldığımız bir şiir de, yine buna benser bir ifade görmüştük. Kutadgu-Bilig elbetteki, kuvvetli bir şekilde, İslamiyetin tesirleri altına girmişti. Buna rağmen, eski Türk dilinde ve edebiyatında kullanılan deyimler kaybolmamış ve o çağda da devam edegelmişti. Meselâ Göktürk yazıtları göğün yüksekliği için "Üze" sıfatını kullanırlardı. Kutadgu-Bilig de ise, bu sıfatın yerine, yine aynı anlamdaki "Ediz" sözü geçmişti. Göktürkler, yerin kainattaki yerini göstermek için "asra" deyimini kullanıyorlardı. Eski türkçede as sözü, "aşağı" demektir. Göktürkler, yere asra (= as-ra) demekle de, aşağıya doğru bir yön göstermiş oluyorlardı. Türkçedeki asra sözünün manasını daha iyi anlayabilmek için, buna örnek olarak başka bir deyimi de gösterelim. Meselâ eski ve yeni türkçede song, yani "son" sözü; sonuy, yani belirli ve tayin edilmiş bir son ucu (terminus) gösteriyordu. 'Son' sözüne bir yön eki takarak, sonra (= son-ra) dediğimiz zaman, durum değişiyor ve söz, kendi kendine iki ayrı anlam ifade etmeğe başlıyordu. Bu anlamlardan birincisi, sona doğru bir gidiştir; diğeri de son denen noktadan, sonsuzluğa kadar uzanan bir mesafedir. Kanaatımıza göre Göktürkler, "asra yağız yir" derler iken, yalnızca "aşağıda yağız yer" demiyorlardı. Yeryüzünde, karanlık sonsuzluklara kadar gider "yer ve yeraltı dünyası" da, bu anlamın içine giriyordu.

Kutadgu-Bilig'in İslamiyetin tesirleri altına girdiği bir gerçekti. Fakat şimdiye kadar, "bu eser İran edebiyatının tesirleri altına girmiştir", denmiştir de; kelimeler, deyimler ve cümleler bakımından eski Türk dilini ve edebiyatını devam ettirmiştir, denmemiştir. Bir edebiyatın en kuvvetli silâhı, kendi dilidir. Eski dilini kaybetmemiş bir edebiyat, nasıl oluyor da, İran edebiyatının bir kopyası sayılıyordu? İşte anlaşılmayan nokta bu idi. Kutadgu-Bilig'den, yerle göğü yaratan için söylenmiş iki cümle alalım:

1. "Yerin, kökni yaratgan": "Yeri, göğü yaratan!"
2. "Yerli, kökli yaratgan": "(Kainatı), yerli, göklü, yaratan",

Şüphesiz ki bu her iki cümle de, İsl'miyetin tesiri altında olarak söylenmişti. Fakat bu sözlerin, türkçe bakımından olduğu kadar, mana itibarı ile de, müslüman olmayan Göktürk yazıtlarından bir farkı yoktu. Bunun nedeni de, eski Türk dini ile İslâmiyet arasında, büyük farkların bulunmasından ileri geliyordu.

نوشته شده توسط خیاولی ائلدار در 0:49 |  لینک ثابت   •